Fıkıh Kavramı ve Tahlili

2008-02-04 11:53:00

A) Fıkıh Kavramı

Fıkıh (fıkh) kelimesi, bir şeyi derinlemesine bilmek, inceliklerine nüfuz etmek ve tam olarak kavramak anlamlarına gelmektedir. Bu özelliğe sahip kimseye “fakîh” denir.

Burada dikkat çekilmesi gereken husus, fıkhın mutlak anlamda bilmek değil, tam olarak kavrayarak bilmek olduğudur. Bir bilmenin fıkıh sayılabilmesi için, kuru bir ezberden öte olması gerekir. Bunu bir örnekle anlatalım: Bir âyeti ezberlemek onu bilmektir. Ezberlenen âyetin üzerinde düşünüp onun inceliklerini, amaçlarını ve hikmetlerini kavramak ise fıkıhtır. Gerçek bilmek de zaten budur.

Şimdi gelelim, kelimenin terim anlamına;

Fıkhın terim anlamı çeşitli aşamalar geçirmiştir. Bunları üç aşama olarak özetlemek mümkündür:

Birinci aşama: Bu aşamada fıkıh, dinin bütünün tam olarak kavranması anlamında kullanılmıştır. Tevbe sûresinin 112. âyetinde;

﴿ وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنفِرُوا كآفَّةً فَلَوْلاَ نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طآئِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدِّينِ وَلِيُنذِرُوا قَوْمَهُمْ إِذَا رَجَعُوا إِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ ﴾

“Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminde bir gurup dinde geniş bilgi elde etmek ve kavimleri savaştan döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.” buyurulurken “liyetefakkuhû” kelimesi bu anlamda kullanılmıştır.

Rasûlullâh (s.a.v.)’in meşhur hadislerinden biri olan;

مَنْ يُرِدِ اللهُ بِهِ خَيْراً يُفَقِّهْهُ فِى الدِّينِ.

“Allâh, iyiliğini dilediği kimseyi dinde geniş bilgi ve derin kavrayış sahibi kılar”[1][1] hadisinde geçen “yufekkıhhu” kelimesi de bu anlamda kullanılmıştır.

Bu âyet ve bu hadis fıkıhla aynı anlama gelen tefakkuh kelimesinin, dinin bütününü tam olarak kavramak anlamında kullanıldığını göstermektedir. Rasûlullâh (s.a.v.)’in “Kendisinden daha fakîh olan kimselere fıkıh taşıyan niceleri vardır” hadisi de fıkhın kuru bir bilgi olmadığını, derinlemesine bir kavrayış olduğunu bizlere hatırlatmaktadır.

Rasûlullâh (s.a.v.)’in döneminde fıkıh denilince anlaşılan buydu. Bu aşamada dine ait naklî bilgiler ve o bilgiler üzerinde düşünülerek elde edilen aklî bilgiler fıkıh kapsamında ele alınıyordu.

İkinci aşama: Hicrî ilk yüzyılın sonlarına doğru, Rasûlullâh (s.a.v.) ve ashâba ait bilgilerin toplanmaya başlanması ile birlikte, “fıkıh” ve “ilim” terimleri arasında kavramsal bir ayırıma gidildiği göze çarpmaktadır. Bu aşamada fıkıh kelimesi artık, Kitâb ve Sünnet üzerindeki zihni çabayı ve bu çaba ile ulaşılan fikri sonuçları ifade etmektedir. İlim kelimesi ise, genelde naklî bilgiler için kullanılmaktadır.

Bu aşamada fıkıh, dinin tüm alanlarına (inanç, ibadet, hukuk, ahlak vb.) dair, fakat tefekkür ve içtihada dayalı bilgiyi temsil etmektedir. Dolayısıyla alan açısından önceki konumunu korumakta, fakat bilgi türü açısından bir kavramsal daralma yaşamaktadır.

Ebû Hanife’ye nispet edilen “Fıkıh, kişinin hak ve yükümlülüklerini bilmesidir” sözü de bu dönemde fıkhın dinin tüm alanlarına ait bilgileri ifade etmek için kullanıldığını göstermektedir. Ayrıca onun inançla ilgili bir kitapçığına “el-Fıkhu’l-Ekber” adını koymuş olması da fıkhın, Peygamber (s.a.v.) zamanındaki kavramsal çizgiyi alan itibariyle koruduğunu teyit etmektedir.

Üçüncü aşama: İlerleyen dönemlerde ilimler branşlara ayrılmalarını tamamlamış ve bu arada bugün bilinen anlamda fıkıh ilmi oluşmuştur. Bu aşamada fıkıh, Şâfiî’nin ifadesiyle “dinin, amele (ibadet ve hukuk uygulamalarına) yönelik hükümlerini kaynaklarından ictihâd edip çıkararak bilmektir” şeklinde tanımlanmış ve bu tanım yaygınlık kazanmıştır. Bazı alimlerin “Şer’î delillerden ictihâd yoluyla elde edilen hükümleri bilme” şeklinde yaptıkları fıkıh tanımı da önemlidir.

Sonuç olarak fıkıh kavramının zamanla daralmaya uğradığını görmekteyiz. Bu aşamaları bilmek, içinde “fıkıh” veya “tefakkuh” kelimelerinin geçtiği hadisleri doğru anlamak açısından önemlidir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) zamanında fıkıh, bugünkü dar anlamıyla ele alınmıyordu.

B) Fıkıh Kavramının Tahlîli

Fıkıh, “dinin, amele (ibadet ve hukuk uygulamalarına) yönelik hükümlerini kaynaklarından ictihâd edip çıkararak bilmektir.” Bu tanımda geçen; 1. Amel, 2. Hüküm, 3. Kaynak ve 4. İctihâd kelimelerini tek tek inceleyelim:

1. Amel

Fıkıh ilminin konusu, uygulamaya yönelik hükümlerdir. Bu nedenle, inanç ve ahlak konuları fıkhın kapsamına girmez. Ahlak konuları her ne kadar uygulamaya yönelik olsa da burada kastedilen uygulamalar ahlakî uygulamalar değildir.

2. Hüküm

Hüküm, bir şey hakkında bir durumun olumlu veya olumsuz olarak belirlenmesi demektir. Mesela, “Güneş doğmuştur” veya “Güneş doğmamıştır” dendiğinde güneş hakkında doğma durumunun gerçekleşip gerçekleşmediğine dair belirleme yapılmaktadır.

Hüküm, kısaca yargı olarak da adlandırılabilir. İslâm fıkhında hüküm konusu geniş bir şekilde ele alınmıştır. Biz burada pratik faydasını göz önüne alarak mükellefin fiillerine yönelik temel hükümleri kısaca açıklayacağız. Bunları beş başlık altında inceleyebiliriz:

a) Vâcib: Din koyucunun, yapılmasını kesin ve bağlayıcı bir tarzda emrettiği fiile vâcib denir. Bu konudaki delilin kesin olup olmaması hükme etki etmez. Kesin delille sabit olan bir vâcibi inkar eden kâfir olur. Vâcibi terk eden günaha girer. Farz ve vâcib terimleri aynı anlama gelir. Alimlerin çoğunluğunun görüşü budur.

Hanefiler ise, farz ve vâcibi ayırmışlardır. Onlara göre farz kesin delille, vâcib ise kesin olmayan delille sabit olan hükümleri ifade eder.

b) Sünnet: Rasûlullâh (s.a.v.)’in vâcibler dışında fazladan yaptığı fiillerdir. Bunlar da ikiye ayrılır:

ba. Dini görevleri tamamlayıcı sünnetler: Cemaatle namaz kılmak ve nafile oruç tutmak bu tür sünnetlerdendir. Rasûlullâh (s.a.v.)’in sürekli yaptıklarına “sünnet-i müekkede”; bazen yapıp bazen yapmadıklarına da “sünnet-i gayr-i müekkede” veya “müstehab” denir.

Bu sünnetleri yerine getiren sevaba girer. Müekked sünnetleri terk eden günaha girmemekle birlikte kınanmayı hak eder. Müekked olmayan sünnetleri terk eden ise kınanmayı da hak etmez.

bb. Tamamen beşeri nitelikli sünnetler: Rasûlullâh (s.a.v.)’in beyaz elbise giymesi, yeme içme alışkanlıkları gibi dini açıklama gayesi taşımayan sünnetler bu grup da incelenir. Bu tür sünnetlere “sünnet-i zevâid” denir.

Bu sünnetleri Rasûlullâh (s.a.v.)’e bağlılığından dolayı yerine getiren sevaba girer. Terk edenin ise herhangi bir sorumluluğu yoktur.

c) Mubâh: Din koyucunun, yapılıp yapılmamasını serbest bıraktığı fiillerdir. Bu tür fiillere “helâl” ve “caiz” de denir. Elma yemek ya da yememek mubah bir davranıştır.

Mubâhları yapmak veya yapmamak sevap ya da günah olmaz.

d) Mekrûh: Din koyucunun, yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda emrettiği fiile mekrûh denir. Bir başka ifadeyle mekrûh, yapılmaması yapılmasından daha iyi olan davranıştır. Bu konudaki delilin kesin olup olmaması hükme etki etmez. Mekrûh işleyen günaha girmemekle birlikte kınanmayı hak eder. Alimlerin çoğunluğunun görüşü budur.

Hanefilere göre ise, mekrûh iki çeşittir:

Tahrîmen (harâma yakın) mekrûh: Yapılmaması kesin olarak emredilmekle beraber, bu konudaki delil kesin değilse bu fiil tahrîmen mekrûhtur. Bunu işleyen harâmdan az olmakla beraber günaha girer. Ancak, inkar eden kâfir olmaz.

Tenzîhen (helâle yakın) mekrûh: Yapılmaması kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda emredilen fiiller tenzîhen mekrûhtur. Bunları yapanlar, günaha girmezler ve kınanmayı da hak etmezler.

e) Harâm: Din koyucunun, yapılmamasını kesin ve bağlayıcı bir tarzda emrettiği fiile harâm denir. Harâm iki çeşittir:

Lizâtihî (doğrudan) harâm: Özünde gayr-i meşru sayılan fiiller doğrudan harâmlardır. Mesela, zina etmek, içki içmek vb. harâmlar böyledir.

Ligayrihî (dolaylı) harâm: Özünde meşru olmakla birlikte bir etken nedeniyle geçici olarak harâm olan şeyler dolaylı harâmlardır. Mesela ekmek yemek temelde helâldir, ama başkasının ekmeğini çalıp yemek helâl değildir.

Her iki harâm türünü de işleyen günaha girer. Bu tür şeylerin harâm olduğunu inkar eden de kâfir olur.

Buraya kadar temel hükümleri olumludan olumsuza doğru sıralamış olduk.

3. Kaynak

Bahsettiğimiz hükümler, belli kaynaklara, belli delillere dayanılarak verilmektedir. Bu deliller, genelde on bir başlık altında sıralanır. Şöyle ki:

a) Kur’ân: Fıkıh ilminin temel kaynağı hiç şüphesiz ki, vahiydir. Kur’ân, fıkıh ilminin her konusuna yerine göre kısaca, yerine göre de ayrıntılı bir şekilde temas etmektedir. Fıkhın yöneldiği mükelleflere ait söz, fiil, akit ve tasarruflar iki alanda cereyan eder:

- İbadetlere ait hükümler; temizlik, namaz, oruç, hac, zekât, adak, yemin gibi insanla Rabbi arasındaki münasebetleri düzenleyen hükümler. Bu konu ile ilgili olarak, Kur’ân-ı Kerîm’de yüz kırk kadar âyet vardır.

- Muamelata ait hükümler; akit, hukuki tasarruf, suç ve ceza gibi insanların birbirleriyle ve toplumla olan münasebetlerini düzenleyen hükümler. Bunlar, beşerî hukuktaki umûmî ve hususî hukuk alanına girmektedir. Bunların gâyesi; ferdin fertle, ferdin toplumla veya toplumun diğer toplumlarla münasebetlerini düzenlemektir.

Muâmelât hükümleri şu dallara ayrılmaktadır:

Aile hukuku: “el-ahvâlü’ş-şahsiyye” denilen bu hükümlere Kur’ân’da nikâh, talâk, iddet, nafaka, mehir, nesep, miras gibi terimlerle yer verilmiştir. Bu konuda Kur’ân-ı Kerîm’de yetmiş kadar âyet vardır.

Medenî hükümler: Alım-satım, kira, kefâlet, ortaklık, borçlanma, borcu ödeme gibi fertler arasındaki mâli ilişkileri düzenleyen ve hak sahibinin hakkını koruyan hükümler, bu niteliktedir. Bu hususta da Kur’ân-ı Kerîm’de yetmiş âyet vardır.

Ceza hükümleri: Bunlar, mükellefin işlediği suçlar ve bunlara uygulanacak müeyyidelerle ilgilidir. Amaç, can, mal, ırz ve hakları korumak, suçlu ile mağdur ve toplum arasındaki ilişkileri düzenlemek ve güveni sağlamaktır. Bu konuda otuz kadar âyet-i kerime vardır.

Usûl hukuku: Kaza, dava, ispat yolları gibi konuları kapsar. Bunlarla ilgili olarak yirmi kadar âyet vardır.

Anayasa hukuku: Devlet nizâmını ve bu nizâmın işleyiş tarzını belirleyen, yönetenle yönetilenler arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümler olup, “el-Ahkâmü’s-Sultâniyye” adıyla incelenmiştir. Bu konuyla ilgili olarak otuz kadar âyet vardır.

Devletler umumi ve hususî hukuku: Bu hukuk dalı, İslâm devletinin barış ve savaş zamanlarında diğer devletlerle olan münasebetlerini, müslüman ve zimmet ehli vatandaşların haklarını düzenler. Bu konu ile ilgili olarak yirmi beş âyet vardır.

İktisat ve maliye hukuku: Bu alana dair de on âyet vardır. Bu âyetler, İslam devletinin gelir kaynakları ile harcama yerlerini gösterir.

Kur’ân’daki bu hüküm âyetleri fıkhın temelini oluşturmaktadır.

Kur’ân’da bulunan hüküm âyetlerinin bir kısmı yorum gerektirmeyecek derece de açıktır. Mesela, namaz kılın ve zekat verin emirleri böyledir. Bazı âyetler ise yoruma açıktır. Mesela, kadınlara dokunanlarınız abdest alsın âyeti yoruma açıktır. Burada kastedilen kadınlara mutlak anlamda dokunmak mıdır, yoksa cinsel temas mıdır?

b) Sünnet: Peygamber (s.a.v.), adeta Kur’ân’ın ete kemiğe bürünmüş şekliydi. Hayatı onunla şekillenmişti. Bu nedenle Âişe (r.a.), “Onun ahlakı, Kur’ân’dı” demiştir. Kur’ân’ın hayata nasıl yansıması gerektiğini ondan öğreniyoruz. Bu nedenle onun sünneti, Kur’ân’ı anlamak noktasında büyük bir önem taşımaktadır.

Rasûlullâh (s.a.v.), gerektiğinde âyetleri açıklamış gerektiğinde de Kur’ân’ın verdiği bakış açısı ve ilahi kontrol altında bazı yeni hükümler de ortaya koymuştur. Bu hükümler fıkhın gelişmesini sağlamıştır.

Evet, sünnet son derece önemlidir. Ama burada dikkat edilmesi gereken iki konu vardır:

- Sünnet olan ve olmayan şeylerin tespiti: Rasûlullâh (s.a.v.)’e nispet edilen şeylerin gerçekten ona ait olup olmadığının araştırılması çok önemli bir konudur. Bir konuda olumlu veya olumsuz yönde bir hüküm verilecekse ve bu hadislere göre yapılacaksa ilgili hadislerin sıhhat durumunu iyi tespit etmek gerekir.

- Sünnete bütüncül bir bakış getirme: Hadislere baktığımızda bazı konularda birbirine zıt hükümler ifade edilen hadislere rastlanabilmektedir. Bir hadis, harâmlığa diğer hadis helâlliğe işaret edebilmektedir. Bu durumda ne yapılacaktır? Yapılması gereken şudur: Konuyla ilgili hadisleri bir araya toplamak ve onlar üzerinde dinin temel ilkeleri ışığında bir inceleme yapmaktır. Böylece doğru bir sonuca varılabilir. 

c) İcma: Bir dönemde üzerinde fıkıh alimlerince görüş birliğine varılmış hükümler, büyük değer taşımaktadır. Bu nedenle icmaya konu olan hükümler daha bir kesinlik kazanmaktadır. İcma, yeni hükümler için bir dayanak teşkil edebilmektedir.

İcma büyük bir değer taşımakla birlikte naslara dayanmayan icma değişmez veya değiştirilemez değildir. Pezdevi’nin de ifade ettiği gibi bir dönemde yapılan bu tür bir icma daha sonra gerçekleşen başka bir icma ile geçersiz kılınabilir. Çünkü İslâm anlayışında hükmün asıl kaynağı kişilerin bir konuda görüş birliğine varması değildir.

d) Kıyas:  Fıkhın, en önemli kaynaklarından biri de kıyastır. Kıyas, bir konuda verilen bir hükmü, aralarındaki benzerliğe dayanarak başka bir konuda da vermek olarak tanımlanabilir.

Bir Örnek:

Kur’ân’da anne ve babaya “öf” bile demek yasaklanmaktadır. Buradan hareketle onlara hakaret etmenin ve onları dövmenin de harâm olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü birinci hükmün nedeni olan onları incitme burada da fazlasıyla bulunmaktadır.

Kıyas, İslâm fıkhını donukluktan kurtaran ve her dönemin ihtiyaçlarına cevap verebilir kılan temel bir kaynak, daha doğrusu yöntemdir. Evet, İslâm fıkhı bazılarının iddia ettiği gibi geride kalmış güncele cevap veremeyen donuk bir sistem değildir. İslâm fıkhı hakkında bir  miktar bilgisi olan ve bu konuya ideolojik yaklaşmayan her ilim adamı bunu bilir.

e) İstihsân: İstihsân, bir delil nedeniyle derin kıyası yüzeysel kıyasa tercih etmek veya özel bir delile dayanarak belli bir hükmü genel hükümden istisna etmektir. İstihsân, bir yönden kıyası dizginleyen bir kaynaktır.

Bir Örnek:

Kasıtlı olarak yemek ve içmek orucu bozar. Buna kıyasen unutarak yemek ve içmek de orucu bozar denilebilirdi. Ancak bu konudaki bir hadis bunun orucu bozmayacağını bildirmektedir. Dolayısıyla yemek ve içmek orucu bozar genel hükmünden unutarak yemek içmek orucu bozmaz özel hükmünü istisna etmemiz gerekir.

f) Maslahat-ı Mürsele: Maslahat-ı Mürsele, dinle çelişmeyen ve kendisiyle hüküm verilince bir zararı önlemek veya bir faydaya erişmek mümkün olan maslahattır.

Bir Örnek:

Kur’ân’ın mushaf haline getirilmesi maslahat düşüncesine dayanan bir uygulamadır. Bu uygulama Kur’ân’ın bazı parçalarının kaybolmasının önüne geçebilmek için yapılmıştır.

g) Sedd-i Zerâi: Sedd-i zerâi, harâma götüren şeyleri yasaklamak ve harâmın önüne sed çekmektir. Aslında bu da bir çeşit maslahattır. Çünkü kendisiyle bazı zararların önlenmesi ve bazı faydaların sağlanması hedeflenmektedir.

Bir Örnek:

İçki imalatçısına üzüm satmak harâmdır. Normalde üzüm satmak helâl olduğu halde, bu satış harâm işlenmesine vesile olacağı için yasaklanmıştır.

Maslahat-ı mürsele ve sedd-i zerâi, bir elmanın iki yarısı gibidir. Birincisi faydayı sağlama, ikincisi de zararı engelleme amacına yöneliktir.

h) Önceki Şeriatlar: Önceki şeriatlara ait olup âyet ve hadislerde bildirilen ve geçersiz kılınmayan hükümler bizler için de geçerlidir.

Bir Örnek:

Kur’ân’da Tevrat’tan naklen bildirilen cana can hükmü bizim şeriatımızda de geçerlidir.

ı) Sahâbî Sözü: Sahâbî sözleri, bağlayıcı bir delil olmamakla birlikte kendileriyle uyuşan hükümlere katma bir değer sağlamaktadırlar.

i) Örf: Dinle çelişmeyen örflere itibar edilir ve hüküm koyarken bunlar delil olarak alınabilir. Önemli olan dediğimiz gibi örfün dinle çelişmemesidir. Ayrıca örfe göre hareket edilmeyeceği noktasında bir anlaşmanın da yapılmamış olması şarttır. Örfün değişmesiyle o örfe göre verilen hüküm de değişir.

Bir Örnek:

Ticari işlemlerde örf haline gelmiş olan durumların sözleşme esnasında özel olarak dile getirilmesi gerekmez.

Örfe değer verilmesi, kıyas gibi fıkhın dinamik bir yapıya bürünmesinde önemli bir rol oynamaktadır.

j) İstıshâb: Aksine bir delil olmadıkça mevcut halin devamına, nesne ve davranışların helâl olduğuna hükmedilir. Çünkü aslolan budur.

Bir Örnek:

Suç ispat edilmezse zanlının suçsuzluğuna hükmedilir. Çünkü aslolan suçsuz olmasıdır. Suç, sonradan meydana gelen bir durumdur.

Buraya kadar anlattığımız şeyler sizlere İslâm fıkhının kaynakları hakkında az da olsa bir fikir vermiştir, sanırım.

Şimdi de biraz bu kaynaklardan nasıl hüküm çıkarılacağını ele alalım, ictihâd konusuna kısaca bir göz atalım.

4. İctihâd

İctihâd, fakîhin herhangi bir şer’î amelî (uygulamaya yönelik dînî) hüküm hakkında bilgiye ulaşabilmek için elinden gelen çabayı harcaması demektir. Bu çabayı gösteren kişiye de müctehid denir. Nitekim diğer derste geniş olarak açıklanacaktır, inşâALLÂH…



[2][1] Buhârî, İlim, 13; Müslim, Zekât, 33; Bkz. Nevevî, Riyâzu’s-Sâlihîn, No: 1376.

 

760
0
0
Yorum Yaz